Bölgedeki gelişmeler ve Rus-Türk ilişkileri

Sayın Baylar,

İyi akşamlar!

İlk önce bölgedeki gelişmeler ve Rus-Türk ilişkileri konusunda burada sunuş yapmak üzere imkan sağladıkları için bu akşamki etkinliği düzenleyen ‘POLSAR’ın yöneticilerine teşekkür etmek istiyorum.

Bölgesel yönlerini ele almış olursak, bu konunun ismi entellektüel bir meydan okuma çizgilerini ihtiva eder. Tüm dünya, özellikle Türkiye ve Rusya, küresel ve bölgesel süreçlerin özel bir dinamiğini hissediyor. Uluslararası ilişkilerin esasları da dönüşüme uğramaktadır. Ülkelerimizde devam eden reformlar ve dünyadaki pozisyonlarımızın geleceği açısından önem kazanan dış koşullar, bu sürecin hangi istikamette ve hangi temelde gelişeceğine bağlı olacaktır. Tabii, bizim konuya ilişkin olarak Ortadoğu sorunlarının çözüm sürecindeki durgunluğu aşmak, Iran ve Suriye ile ilgili olarak bazen sun’i bir gerilim ortamının yaratılmasından kaçınmak, Kıbrıs problemindeki ilerleme sağlamak dahil, bölgesel konuların tüm yönleri önemlidir.

Irak’taki ç dağılımının bunkü aşamada ve yakın gelecekte bölgesel dengelerin gelişiminde belirleyici bir etkenlerden biri olacağı bellidir. Bunun için organizatörlerin isteği üzerine her şeyden evvel bu konu üzerinde ayrıntılı bir şekilde durarak hem Rusya’nın probleme ilişkin ilkeli yaklaşımları, hem de kendi vizyonumu aktarmak isterim.

1. Irak krizi

Genel olarak Rus Tarafı, Irak ve kilit bölgesel problemlerin çözümüne ilişkin Moskova ve Ankara’nın temel tutumlarının birbirine yakın veya aynı olduğunu memnuniyetle saptamaktadır.

Bildiğiniz üzere, Rusya Irak krizinin başından beri devamlı olarak Birleşmiş Milletler venlik Konseyi’nin ilgili onayı olmadan ç kullanımına karşı çıkmıştır. Yeni küresel bir sistemin kurulmakta olduğu şartlarda yaklaşımımız, eskiden de olduğu gibi Birleşmiş Milletler’in dünya çapında öncü rolünün korunarak pekiştirilmesine dayanmaktadır. Bize göre hatları giderek belirginleşen uluslararası koordinatların yeni, çok kutuplu sistemi, kesinlikle uluslararası hukukun üstünlüğü temeline dayandırılmalıdır. Sadece bu temelde gerçek ve stratejik uluslararası istikrar sağlanabilir. İnsanlığın bunlerde karşı karşıya olduğu yeni meydan okuma ve tehditlerin boyutu o kadar tehlikelidir ki, hiç bir ülke, ne kadar çlü olursa olsun, tek başına bunların üstesinden gelemez. Bunlerde ortak çabalara ve çözüm arayışlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Dünya toplumunun ortak hareketlere olan inancını, 21. yüzyılda gerçek çoktaraflılığın ve hukuki düzenin yeniden kurulması için bir garanti olarak algılıyoruz.

Koalisyon Kuvvetlerinin harekatı sonucunda acaba ne elde ettik?

Aslında bölgede iki istikrar üçgeni yıkılmıştır.

Öncelikle, dış üçgende bölgesel üçlü olan Suudi Arabistan, İran ve Irak arasındaki ilişkilerde denge bozulmuştur.

Burada hemen şunu da belirtmek istiyorum: bölgesel süper devletler arasında Türkiye’nin her zaman özel bir pozisyonu vardı. Fakat küresel faktörlerin etkisinde kalan Türkiye, bölgesel işlere katılımını en aza indirmişti. Bilindiği gibi Ankara, NATO sistemindeki önemli bir köprübaşı olarak tamamiyle Sovyet tehdidini caydırmakla ilgilenmişti. Dünyada meydana gelen köklü değişikliklerden sonra Türkiye, bu aşamada kriz noktalarının çözümlenme sürecine daha aktif bir şekilde katılarak daha çok Ortadoğu’ya dönmeye başladı. Irak krizi sırasında resmi Ankara tarafından alınan ve sıkı bir şekilde milli çıkarları gözetleyen tutumu işte bu doğrultuda algılıyoruz.

Bölgede on yıllardır şekillenen caydırma ve karşı denge oluşturma sistemi oldukça sağlam kökler salmıştır. Oluşan bölgesel ç dengesi, İran-Irak çatışması ve Körfez savaşı sırasında net bir şekilde kendisini göstermiştir. Fakat Bağdat rejiminin yıkılmasıyla bu ‘üçgen’ dağılmış ve istikrarın işgal çleri vasıtasıyla sağlanması, perspektif açısından sakıncalı ve sonuçların öngörülmesi zor bir husustur. Mükemmel olmayan ancak yıllarca kurulan sistem yerine meydana gelen Irak muammasının, büyük bir ihtimalle, gözle görülür bir gelecekte bölge ülkeleri için çok bilenmeyenlerle dolu bir denklem olacağa benziyor.

Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında asırlardır oluşturulan ç ve çıkar dengesi ve etnik ve dini yapı üzerinde kurulan Irak içi istikrar üçgeninin dağılmış olması, aynı derecede ciddi sonuçlara yol açabilir. Irak’ta iç istikrarın sağlanmasına yönelik programın yeni koşullarda ne kadar verimli bir şekilde gerçekleşebileceğini ancak zaman gösterecektir.

Rusya, Irak Geçici Hükümet Konseyi’nin en kısa zamanda Irak’ın egemenliğinin yeniden tesis edilerek meşru Irak hükümetinin kurulmasına yardımcı olmak üzere oluşturulduğunu göz önünde buludurarak Konsey ve Irak Bakanları ile temaslarını genişletiyor.

Bu arada şunu da belirtmem gerekiyor: Biz; Türkiye, Suriye ve İran’ın Irak’taki çlenen merkezkaç eğilimleri ile ilgili kaygılarını anlıyoruz. Bir kez daha vurgulamak istiyorum: Rusya her zaman Irak’ın bölünmez toprak bütünlüğünden yana olmuş ve bölücülüğün her türlü cinsinin bölgede geri dönülemez sonuçlara ve zincir tepkisine yol açabileceğinden hareket etmiştir. Bizim pozisyonumuzun diğer ilkeli bir noktası şudur: Iraklılar kendileri, dışarıdan bir etki veya baskı olmadan, kaderlerini belirlemelidirler. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, ‘değerlendirmemizin tek ölçütü olabilir, o da Irak halkının tutumudur’ demiştir.

Rusya, özellikle Birleşmiş Milletler dahil olmak üzere uluslararası camianın Irak krizinde çözüm bulunmasına aktif bir şekilde devreye girmesine imkan tanıyacak yeni bir strateji üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyor.

Dünya toplumunun etkili bir şekilde devreye girmesiyle Geçici Hükümet Konseyi’nin başkanlığında ve Birleşmiş Milletler venlik Konseyi’nin himayesinde Irak’ta yeni anayasanın taslağının hazırlanması ve demokratik seçimlerin yapılması ile ilgili program ve takvim üzerinde çalışılmasına yardımcı olunacaktır. Bunun çerçevesinde Birleşmiş Milletler’in Irak’ta hangi görevleri üsteleneceği ve en önemlisi Irak halkının ne zaman ve nasıl egemenliğini yeniden kendi ellerine alacağı ve yabancı askeri işgalin ne zaman biteceğine ilişkin mutabakatlar sağlanmalıdır. İşte, bunlerde yanıtlanması gereken en önemli sorular bunlardır.

Maalesef, Irak’taki gelişmeler hiç iyiye gitmiyor, ekonomik şartlar da çok ağır. Irak ekonomisinin rehabilitasyonu, siyasi çözüm sürecinin en önemli parçalarından biridir. Altyapı çalışmalarında aksaklıklar, insanlar için temel hizmetlerin yokluğu, işsizlik, bütün bunlar, her türlü cinsten aşırılık unsurlarının körüklediği istikrarsızlık faktörlerinden biridir. Onun için ülkenin yeniden imar edilmesi ve insani görevlerin yerine getirilmesine ilişkin sürecin gecikmeksizin başlatılması önemlidir.

Bu bağlamda bazı ülkelerin koalisyon çlerinin harekatına katılıp katılmamalarına bakılarak ödüllendirme sırasının oluşturulma çabaları sakıncalıdır. Resmi açıdan Amerika Birleşik Devletleri, Irak milli ekonomisinin rehabilitasyonu için bütçeden ayırdıkları finansmanın sahibidir. Fakat bu tür çalışmalara katılmak isteyen ülkelerin önünde engelleri oluşturmak son derece yanlıştır.

Rusya, önceki yıllarda Irak ile biriktirilen ikili işbirliğin tecrübesi ve geleneklerini dikkate alarak bu ülkenin ekonomik yeniden yapılandırılmasına önemli bir katkıda bulunmak arzusundadır. Rus şirketlerinin, petrol çıkarma, elektrik enerjisi, su tedariki, sulama, ulaştırma ve bunun gibi diğer öncelikli alanlarda en iyi performansını gösterebileceklerini düşünüyoruz. Burada sadece bir rakam vermek istiyorum: Şirketlerimiz, Irak ekonomisine dört milyar dolara kadar yatırım yapmaya hazırdır.

Rusya ve Türkiye çabalarını birleştirerek Irak’ın yeniden imarı konularında somut bir işbirliğine gidebilir.

2. İkili ilişkiler

Şimdi müsaadenizle genel hatlarıyla Rus-Türk ilişkilerinin bunkü durumu ile ilgili bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.

İlişkilerimiz yeni başlamamış, hatta çok sağlam tarihi köklere sahiptir. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında ilk resmi temaslar, bin dört yüz doksan iki’de kurulmuştur. Tarihin çalkantılı asırlarından beraber geçerek yakın komşular olarak birbirimizi anlamayı öğrendik. Rusya, Cumhuriyet’in kurulmasında Türkiye’ye dostluk ve yardım elini uzatmıştır. İstanbul Taksim meydanında Mustafa Kemal Atatürk adına dikilen anıtta Türk milli kurtuluş kahramanları arasında Rusya’nın ilk büyükelçisi Semen Aralov’un firünün de yer almasından gurur duyuyoruz. Ülkelerimiz kırklı ve ellili yıllarda meydana gelen yabancılaşma dönemini aşarak altmışların sonunda işbirliğimizin alanını önemli bir ölçüde genişletebildi.

Eski dünya düzeninin yıprandığı sıralarda, tarihi bir dönemde Rusya ve Türkiye ikili diyalogun başlamasının 500. yıldönümünü kutladılar. İkili ilişkilerin nitelik açısından yeni aşamasının hukuki temelini atan Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında ilişkilerin esasları hakkında antlaşmanın, aynı 1992 yılında imzalanması simgeseldir.

Biz, normal tarihi koşullarda asırlar boyunca kat edilmesi gereken yolu geçen on yıl içinde kat ettik. İlişkilerimizde rekabet ve yarışma sözlerinin artık geride kaldığı düşüncesindeyiz. Doksanlı yıllar işbirliği ve ortak hareket etme dönemine dönüştü. Kasım 2001 tarihinde imzalanan Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı fiili olarak yeni, daha ileriye, yaniikili işbirliğinden çok boyutlu ortaklığa giden bir seviyeyi ilan etti.

Son yıllarda yoğunlaşan siyasi temaslar, bu fikrin geliştirilmesine ve sağlamlaştırılmasına adanmıştır. Aralık 2002’de Moskova’da Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşen görüşmeler ikili işbirliğimize kayda değer bir ivme kazandırmıştır. Ekim 2003 tarihinde İslam Konferansı Örtü Zirvesi sırasında Rus liderinin Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptığı görüşmeler; tarafların, diyalogun geliştirilmesi yolundaki niyetlerini teyid etmiştir. 20 Kasım 2003’te Vladimir Putin’in Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi sırasında Rusya Devlet Başkanı, uluslararası terörizm ve çağdaş topluma karşı diğer meydan okumalarla mücadelede çabaların birleştirilmesinin gereğini vurgulamıştır.

Terörizm, mutlak bir kötülüktür. Rusya, uluslararası anti-terör koalisyonu’nun üyesi olarak üstlendiği tüm yükümlülüklerine sadıktır. Fakat yoksul-zengin çatışması, Kuzey–ney eksenindeki çelişkiler, veya uygarlıklar, özellikle dini anlaşmazlıklara atıfta bulunmak doğru değildir. Biz, Türk ortaklarımız gibi, sosyal ve kültür farklılıkların özendirilmesinin dillere destan ‘uygarlıklar çatışmasına’ dönüşebileceğini gayet iyi anlıyoruz. Çeçen terörizmi ile ilgili olan kaygılarımıza değinirsek bu tür terörü besleyen zeminin, merkezleri sadece İslam dünyasının kökten dinci çevrelerinde değil, Batı’nın bazı ülkelerinde de bulunan uluslararası çler olduğu sonucuna vardık.

Bakanlıklar arası temaslar özü dolgun bir ndemle gelişiyor. Düzenli olarak yapılan istişarelerde Irak, Kıbrıs, Kafkasya, Ortadoğu konuları masaya yatırılıyor. Geçen sene İslam Konferansı Örtü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi karşılıklı ilgi uyandıran siyasi konuları içeren toplam olarak on adet istişare yapıldı. Bu faaliyetlere ayrıca Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı çerçevesinde ve iki ülkenin Avrasya alanında ortak hareket etmenin eşdümünü sağlamak üzere kurulan Yüksek Seviyeli Ortak Çalışma Grubu’nun başarılı çalışmalarını eklemek gerekiyor.

Bu yılın Şubat ayının sonuna doğru yapılması planlanan Dışişleri Bakanı Abdullah l’ün Moskova ziyareti ile ilgili hazırlıkların, tüm hızıyla devam ettiğini de belirtmek istiyorum. Bu ziyaretin 2004 yılında yapılacak siyasi temaslara özel bir ivme kazandıracağını ümit ederiz. Rusya, Haziran’da İstanbul’da gerçekleşecek olan NATO Zirvesi ve bunun çerçevesinde Rusya-NATO Konseyi’nin toplantısına özel bir önem atfediyor.

Burada özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Biz Türkiye’yi ney ve Avrasya istikametinde en öncelikli ortaklarımızdan biri olarak görüyoruz. Türkiye bizim açımızdan, Avrupa perspektifleri doğrultusunda Avrupa venlik mimarisinin kurulması ve Karadeniz havzasının barış ve istikrar bölgesine dönüştürülmesine ilişkin gelişen diyalogda önemli ortaklardan biri olarak algılanmaktadır. Rusya, Avrupa Birliği gibi, çok kutupluluk konseptini destekliyor, ve Avrupa venlik ve İşbirliği Teşkilatının mekanizmalarının bölgede kapsamlı venlik araçlarından birine dönüştürüleceğinden hareket ediyor.

3. Ticari ve ekonomik işbirliği

İlişkilerimize yeni bir nitelik kazandıran yönlerden biri, dolgun içerikli siyasi diyalogun ticaret ve ekonomik işbirliğinin sağlam temelinde gelişmesidir.

Rusya, 1998 yılında ortaya çıkan ekonomik krizin sonuçlarını aşıp ve önceki on yıl boyunca başını gösteren tehlikeli ve olumsuz eğilimleri kırarak, son dört yıl içinde ileriye dönük ciddi bir adım atmış bulunuyor. Rus Yönetimi, uzun vadede dinamik bir ekonomik artış, insanların refah ve sosyal korunması düzeyinin sürekli olarak yükselmesi, üretim sektörünün modernizasyonu ve rekabet cünün artırılmasını sağlayabilecek ekonomik modelin kurulmasına yönelik çabalar üzerinde odaklanmaya devam ediyor. Genel olarak, ekonomik büyümenin net işaretleri artık ortadadır. Rusya’da 2003 yılının ilk ortasında ülkenin Gayrisafi Yırtiçi Hasılası %7,2 büyüyerek vatandaşın gerçek gelirleri nerdeyse % 15 olarak artmıştır. Enflasyon düzeyi düşerken bütçenin fazlası 2,4 milyar doları bulmuştur. Ayrıca dış ticaret hacmi %25 artarak, ihracat hacmi ithalat rakamlarının iki katına çıkmıştır. Kavuşulan ekonomik istikrar, İMF dahil olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlardan büyük ölçüde kredi almaltan vazgeçerek, dış borçları zamanında ödemek, gelişim amaçları için finansman ayırmak, vergi yükünü azaltmak suretiyle, girişimciliğin geliştirilmesini kolaylaştırmaya yardımcı oluyor. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, konu ile ilgili olarak ‘Rus ekonomisinin pazar ekonomisine dönüştüğünü ve bu sürecin geri dönülemez olduğunun artık emin olarak söylenebildiğini’ kaydetmiştir.

Rus ve Türk ekonomilerindeki olumlu trendler, son yıllarda istikrarlı bir yükseliş sergileyen ve ikili ilişkilerin tüm kompleksinin gelişiminde lokomotif rolünü oynayan ikili ticari ve ekonomik bağlantıların daha da aktif hale getirilmesi için iyi ve özendirici bir etkendir.

Karşılıklı ticaret hacmi giderek artmaktadır. 2003 yılının 10 aylık süre itibariyle ticaret hacmi %30 artarak 5,3 milyar doları bulmuştur. Yıl sonuçları itibariyle bu rakamın fiilen 6,2 milyarlık seviyeyi aşacağı bekleniyor.

Rusya’nın Türkiye’ye ihracatının ana kalemi doğal gazdır. Geçen sene Batı hattından 11,6 ve Mavi Akım hattından 1,2 milyar metreküp olmak üzere toplam 12,8 milyar metreküp doğal gaz sevk edilmiştir. Burada şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: İkili ilişkilerin en büyük yatırımı olan bu projenin gerçekleşmesiyle ilgili anlaşmazlık, sırf ticari nedenlerden ortaya çıkmıştır. Her iki Taraf, Mavi Akım’ın işletmeye alınmasının perspektifliği ve stratejik konumunun bilincindedir. Yoğun görüşmeler sonucunda karşılıklı yarara dayalı uzlaşma temelinde varılan anlaşma, işbirliğinin arttırılmasına zel bir ortam sunmaktadır.

İkili ekonomik bağlantıların nitelikli transformasyonlarının çarpıcı işaretlerinden biri, karşılıklı yatırım projelerinin arttırılmasıdır. Bu faaliyetlerin zel örnekleri arasında, ticaret merkezi zincirleri alanında Ram Dış Ticaret ve Enka, gıda sanayiinde Anadolu Holding, cam sanayiinde Şişecam, elektronik eşyalarda Vestel gibi şirketlerin Rusya’daki yatırımlarıdır. Bazı verilere göre Rusya’daki Türk yatırımlarının hacmi bir buçuk milyar doları bulmaktadır. Örneğin, çeşitli Rus şehirlerinde açılan Ramstore mağazalarının sayısı 25’i geçmiştir.

Türk müteahhitleri Rusya’da, Moskova’dan Doğu Sibirya’ya kadar çok geniş cografyada inşaat işlerini aktif bir şekilde devam etmektedir. İnşaat kontratları 12 milyar dolara yaklaşıyor. Sadece 2003 yılında ülkemizde akdedilen 52 kontratın toplam bedeli, 1 milyar dolardır. Türk müteahhit şirketleri, kalifye uzmanlar olarak Rusya pazarında özel bir beğeni kazanmışlardır.

Diğer taraftan, bazı Rus taahhüt ve inşaat şirketleri, Türkiye’de Deriner Barajı ve Hidrolik Santralı yapımı, İstanbul metrosunun bir kısmının inşaatı, Orhaneli Isıtma ve Elektrik Santralının türbini’nin tamiratı gibi bir sürü projelerde çalışmaktadır.

Son zamanlarda büyük ölçekli Rus şirketleri, Türkiye’de TÜPRAŞ ve diğer kamu şirketlerinin ihaleleri ile ilgilenmeye başladılar. Bu yeni bir olgudur. Türkiye’de enerji piyasası serbestleşmesi, Rus şirketlerinin ısıtma ve elektrik santralları, ana ve dağıtım gaz boru hatları, yeraltı gaz depoları inşaatına ve işletilmesine katılması için iyi bir ortam yaratmaktadır. Bu açıdan gaz satışından elde edilen gelirlerin bir kısmını Türkiye’de yatırmak şartıyla, doğal gaz sağlayan Rus şirketlerinin bu çalışmalara katılması, hem yatırımcı, hem de tüketici için geniş perspektifleri vaat eden bir adım olabilir.

Ayrıca bavul ticaretinin, çağdaş koşullara uyacak bir şekilde yeni sistemlere yönlendirilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmekte. Çeşitli Rus şehirlerinde ortak toptancı şirketler faaliyete geçiyor, çeşitli bölgelerde toptan satış merkezleri kuruluyor. Mesela, Mayıs ayına kadar Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ve Türkiye İhracatçılar Birliği’nin katkılarıyla Moskova’da Toptancı Ticaret Merkezi’nin kurulması planlanmaktadır. Bu merkez ayrıca, Rusya’da faaliyet gösteren küçük ve orta ölçekli şirketlere danışmanlık hizmetlerini de sunacaktır.

Kuşkusuz, bu kadar kapsamlı ikili ticari ve ekonomik işbirliğimizin bazı sorunlu noktaları da mevcuttur. Bu sorunlar, hem devlet kuruluşları, hem de iş çevrelerini birleştiren dernekler vasıtasıyla düzenli temaslar çerçevesinde giderilmektedir. Son zamanda bir taraftan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Dış Ekonomik ilişkiler Kurulu, Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Derneği, ve diğer taraftan Rusya Ticaret ve Sanayi Odası ile Rusya Sanayiciler ve Girişimciler Birliği arasında oldukça yoğun bir trafiğin yaşandığını memnuniyetle belirtmek isterim.

26 Aralık 2003 tarihinden itibaren Pazartesi ve Cuma nleri olmak üzere Moskova ile Ankara arasında direk uçak seferlerinin yeniden başlatılması’nın, özellikle iş çevreleri arasında ikili temasların yoğunlaşacağına yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Sonuç

İkili ilişkilerin kendiliğinden gelişen bir mekanizmaya dönüşmesi, belki de geçen on yılın en önemli sonuçlarından biridir. Ve bu durum, piyasa ekonomisi ortamında ve şeffaflık seviyesinde gelişen ilişkiler için gayet doğaldır. İnsani boyut, yeni nitelikli ilişkilerimizin ‘kartviziti’ olarak nitelendirilebilir.

Tek bir kelimeyle; insani faktör, karşılıklı ilginin temeline dayanan ilişkilerimizin önemli etkenlerinden biri haline gelmiştir.


POINTS S OF THE ADDRESS ON THE REGIONAL SITUATION AND THE RUSSIAN-TURKISH RELATIONS

Ladies and gentlemen,

Let me first express my gratitude to the sponsors of the event and to the managing staff of the POLSAR political research centre for this opportunity to make this presentation on the regional situation and the Russian-Turkish relations.

The topic itself, namely its regional aspects, constitutes an intellectual challenge. The whole world, including Turkey and Russia, feel the specific dynamics of the current process, be it on the global or the regional scale. Even the basic principles of international relations are undergoing transformations. The trends of such transformations, in the long run, determine the external conditions for the reforms that are underway in our countries, and their future position in the world. Of course, it is important to have in mind the whole range of the regional problems, i.e. the de-stagnation in the Middle East peace process, easing down the tensions around Iraq and Syria, which sometimes are fanned artificially, and the progress in the Cyprus issue.

The situation in Iraq will obviously remain one of the crucial determining factors for the development of regional balances both on the current stage and for the near future. Upon the request expressed by the sponsors of the event, I would like therefore to concentrate on this issue and to talk about the Russian principle attitudes towards the Iraqi settlement, as well as my personal view of the situation.

1. The Iraqi Crisis

Generally, the Russian Side is happy to state the proximity or the coincidence of the Russian and Turkish attitudes towards the ways to the Iraqi settlement and the solution of the major regional problems.

It is well known that Russia has been consistent in opposing the use of force in Iraq without the due authorisation by the UN Security Council. In the current circumstances where the new global system is emerging, our attitudes remain based on the preservation and further strengthening of the UN's leading role in the world affairs. Our opinion is that the emerging new multi-polar global co-ordinate system should be based strictly on the primacy of the international law. That is the only way that the true international strategic stability can be secured. The new challenges and threats currently faced by mankind are such that no nation, even the strongest one, can successfully control them alone. What is necessary is the joint efforts, the joint search for the solution. The guarantee for the restoration of the true multilaterality and the rule of law in the 21st century is the belief by the international community in the principles of collectiveness.

So what so far has been the outcome of the intervention by the Coalition forces?

In essence, the two triangles of stability have been destroyed.

Breaking the first, external triangle, means the balance in the relations between Saudi Arabia, Iran and Iraq has been disrupted.

I would like to note in the first place that Turkey has always had a very special position among the regional superpowers, but, by the force of global factors, its participation in the regional affairs remained minimal. It is well known that during the Cold War Turkey, as an important NATO stronghold, was overwhelmingly engaged in deterring the "Soviet threat". Along with the crucial changes in the situation, Turkey is now gradually turning itself, inter alia, towards the Middle East, getting involved in the search for the solutions for the crisis tangles. That is how we have perceived the official position taken by Ankara during the Iraqi crisis, since this position was kept up within the framework of constitutionally safeguarding its national interests.

The system of checks and balances which had been taking shape throughout decades, was rather deeply rooted. The balance of regional forces displayed itself quite clearly during the Iran-Iraq conflict and the gulf War. But following the overthrow of the Baghdad regime, the triangle broke up, and for the near future it seems quite uncertain and hard to predict whether maintaining the stability by the occupation forces will be possible.

The consequences resulting from the break-up of the second triangle of stability within Iraq, which is based on the ethnic and confessional structure of the society, on the ages-old balance of interests between the Iraqi Shiites, Sunnis and Kurds, may be no less serious. Time will tell how successful, in the new conditions, will be the programme of ensuring the internal stability of the country.

We are establishing contacts with the Provisional Governing Council of Iraq, with the ministers of the Iraqi Government, proceeding from the understanding that this body is there to ensure the prompt restoration of Iraq's sovereignty and formation of the legitimate Government of the country. It is also worth mentioning that we understand the concerns expressed by Turkey, Syria and Iran concerning the increasing separatist trends in Iraq. I would like to stress once again that Russia has always spoken in favour of the preservation of Iraq's territorial integrity and proceeds from the point that any separatist act may lead to irreparable results and cause chain reaction in the region. Basic attitude from our part is that the Iraqis must decide their future themselves, without any external influence or pressure. As the President of the Russian Federation Mr. Vladimir Putin said, "The attitude of the Iraqi people is the sole criterion for our analysis".

Russia finds it necessary to elaborate the new strategy which would allow the international community, namely the UN, to actively contribute to the settlement in Iraq. We are sure that the active involvement of the international community will contribute to the elaboration by the Provisional Governing Council of Iraq, under the auspices of the UN, of the timetable and the programme for the preparation of the country's new Constitution and holding the democratic elections there. For this, one has to decide what will be the tasks for the UN to carry out in Iraq, and, moreover, when and in what way the Iraqis will be able to restore their sovereignty, when the foreign military occupation will be over.

Unfortunately, the improvement of the situation in Iraq is not the case, and the economic conditions remain complicated.

The restoration of the Iraqi economy provides the principal component of the country's political settlement process. Infrastructural breakdowns, the lack of basic public services, delays of salaries, unemployment are the destabilising factors that fuel up various extremist sentiments. It is therefore essential to start the process of economic restoration and humanitarian recovery as soon as possible. In such a context, the attempts to range everyone "according to their deserts" seem ill-fetched. From the formal point of view, the USA is free to control the funding, which they allocate for the restoration of the Iraqi economy. But it would be highly unwise to but obstacles in front of the countries that are willing to take part in this process.

Russia's intention is to provide a significant contribution to the economic reconstruction of Iraq based upon the decades of experience and traditions of cooperation between our two countries. Our opinion is that the maximum outcome could be provided if the Russian companies resumed their activities in the fields such as oil industry, electric energy, water supply, irrigation, transport, etc. Let me point out that our companies are ready to invest up to 4 billion dollars into the Iraqi economy.

Russia and Turkey are quite capable of uniting their efforts and moving on to the substantial cooperation in the reconstruction of Iraq.

2. Bilateral Cooperation

The relations between our two nations are based on a firm historic foundation dating back to 1492. We have walked together through the turbulent past and learned to understand each other. Russia was there to extend its helping hand to Turkey in the years of the birth of the Republic. We are proud that the first Soviet Ambassador Mr. Semion Aralov is among the figures of the independence struggle heroes that surround M. Kemal Ataturk on the Monument of the Republic in the Taksim Square in Istanbul. Our countries managed to overcome the period of division of the 1940s and 1950s and, by the end of the 1960s, succeeded in expanding their sphere of cooperation.

Back in 1992, the time when the old world order was collapsing, Russia and Turkey celebrated the 500th anniversary of the establishment of their ties. It is also a very symbolic fact that the "Agreement on the Foundations of the Relations between the Russian Federation and the Republic of Turkey", which has laid the legal foundation for the substantially new stage in our ties, was signed the same year.

It took us a decade to walk the way that in normal conditions would have lasted centuries. And we consider the concepts of rivalry and competition in our relations to have been left in the past. The 1990s came as the decade of cooperation and interaction in many directions. The "Action Plan for the Development of Cooperation in Eurasia" which signed in November, 2001 in fact, was the proclamation of a new and more advanced phase of our relations: "from Bilateral Cooperation to Multidimensional Partnership".

The recent years were the time of intensive political contacts in order to develop and strengthen this idea. The Moscow meeting between Mr. Recep Tayyip Erdoğan and the Russian President Mr. Vladimir V. Putin of December 2002, the talks between the Presidents of our two countries during the OIC Summit of October 2003, etc., are the examples of that. During his telephone conversation with the Turkish prime minister on 20th November 2003, Mr. Putin also stressed the importance of uniting our efforts in fighting international terrorism and other challenges of the modern society.

Terrorism is evil, and Russia firmly adheres to its obligations as a member of the anti-terrorist coalition. But it is wrong to explain everything in terms of "the rich versus the poor", "the North versus the South", the collision between civilisations or religions. It is clear to us, as well as to our Turkish partners, that over-concentrating on the social and cultural differences would lead to the infamous "clash of civilisations". In reality, if we mention our concerns in connection with the Chechen terrorism issue, we always end up with the conclusion that what provides the ground for it is the support by the international forces that are based not only among the fundamentalist circles of the Islamic world, but also in certain Western countries.

The contacts between our two Foreign Ministries have recently gained special impetus. The agenda of the regular consultations included such matters as Iraq, Cyprus, the Caucasus, the Middle East, etc. On the whole, it was at least ten times that our Foreign Ministries met for political consultations during the last year. The subjects of these consultations varied, including the matters of OIC, BSEC, etc. We find it absolutely necessary to point out the activities performed by the High Level Joint Working Group, which was recently created in line with the provisions of the aforementioned "Action Plan".

The preparations are currently underway for Mr. Abdullah Gül's visit to Moscow in the end of February this year. The Russian side also attaches special importance to the June 2004 NATO Summit in Istanbul, which will provide the framework also for the meeting of the Russia-NATO Council.

Let me also highlight the point that we consider Turkey not only one of our top priority partners in the South and in Eurasia, but, considering Ankara's European prospects, we also see it as our important partner in the dialogue concerning the future European security architecture, as well as in the process of transforming the Black Sea region into that of peace and stability. Russia, like the EU, shares the general concept of multi-polar world, and proceeds from the understanding that the OSCE mechanisms should constitute one of the comprehensive instruments of regional security.

3. Trade and economic cooperation

The trade and economic cooperation provides a solid foundation for the Russian-Turkish political dialogue, which is a relatively new moment in our contacts. In the last four years, Russia has taken a decisive step ahead in overcoming the consequences of the 1998 economic crisis and other negative trends of the last decade.

The Russian leadership is concentrating the economic model to be elaborated in order to secure long-term and sustainable economic growth, gradual improvement of the people's living standards and social protection, to provide the modernisation of commodity producing sector and to increase its competitiveness.

And, in line with the forecasts, the substantial indications of such growth are becoming noticeable. While the numbers for the GDP growth in the first half of 2003 in Russia were as much as 7.2%, the effective per capita income rose by 15%. The inflation further slowed down, and the budget surplus amounted to 2.4 billion US dollars. The foreign trade increased by a quarter with the exports outrunning the imports almost as 2 to 1. The achieved economic stability has allowed us to abandon the practice of making significant loans from various international institutions, including the IMF, also making it possible for us to timely meet our international obligations concerning our foreign debts, to allocate significant funds for economic development and to decrease the tax burden, thus creating the necessary environment for the development of enterprise. Quoting the Russian President Mr. Putin, "We can be absolutely sure to state that the Russian economy is now indeed a market one and that such trends have become irreversible".

The positive economic trends both in Russia and Turkey provide a good impetus for the further development of the bilateral economic ties, which have been steadily on the rise assuming the leading role in the development of the whole scope of our relations.

The trade between our two countries has increased significantly. The 10 months' turnover for 2003 has reached the mark of 5.3 billion dollars (growth by 30%), the forecasts for the end of the year being over 6.2 billion. Natural gas remains the principal article of Russia's exports to Turkey, 11.6 billion m? of which have been delivered through the western route and 1.2 billion through the Blue Stream pipeline. In this connection, I'd like to stress that the disagreements concerning this major investment project were of purely commercial nature. The both sides realise the strategic character of the Blue Stream and the perspectives brought by putting it into operation. The settlement that has been reached as a result of hard talks is based on a compromise that is to the mutual benefit of the both parties, and creates good prospects for our further cooperation.

The increase in our mutual cooperation in terms of joint investment projects constitutes a good example of the substantial changes in our economic ties. The investments brought by the companies like Ram and Enka (retail sales), the Anadolu Holding (food industry), Sise Cam (glassware production), Vestel (consumer electronics), etc. (some sources so far estimate the total of the Turkish investments in Russia to exceed 1.5 billion dollars) talk for themselves. The Ramstore has recently increased its Russian network up to 25 supermarkets.

The overall contractual amount of the construction projects realised by the Turkish companies throughout Russia has reached 12 billion dollars. Some 52 projects totalling more than 1 billion dollars are currently being realised.

In turn, a number of Russian firms are now present at the Turkish contractual market carrying out projects such as the dam and power plant construction in Deriner (Artvin), the construction of a metro section in Istanbul, the repair works of a turbine at the thermal electric power plant in Orhaneli, etc.

The Russian companies have recently shown their interest in entering the Turkish stock market and participating in the privatisation process of state-owned enterprises, the most recent example being the privatisation tender for the TUPRAS. The liberalisation of the Turkish energy market creates a favourable environment for the Russian companies to participate in the construction and operation of electric power plants, gas pipelines, distribution network and underground storage facilities. We would also find it rather useful - for the investors as well as the consumers - if the Russian gas suppliers could get involved into the process by investing a part of their gas sales' revenues into the related projects.

The work is being done in order to switch the old "shuttle (suitcase) trade" schemes over to the modern alternatives, i.e. creating joint wholesale and retail sales trading companies, wholesale trade centres in various parts of Russia, etc. The Moscow Wholesale Trade Centre (the construction of which will be completed by May 2004), that will also provide consulting services for the small- and medium-size Turkish companies operating at the Russian market.

The co-operation of such an extensive scale could not but have certain sensitive areas, and a large variety of regular contacts, both on the official and private level, are the way of settling them. We find it a very positive development that contacts between the TOBB , DEIK, TUSIAD, on the one hand, and the Chamber of Trade and Industry of Russia and the Russian Union of Industrialists and Entrepreneurs, on the other, are becoming more and more active.

Another means of improving the bilateral contacts, as we see it, could be the re-establishment, starting from Dec.26, 2003, of regular direct passenger flights between Moscow and Ankara (scheduled Mondays and Fridays).

4. Conclusion:

Over the last years, our bilateral ties have assumed the character of a self-regulating system, and this is, probably, the most important outcome of the last decade.

The human dimension is indeed the most characteristic example of the new level of our relations.

To put it briefly, the "human factor" is becoming one of the leading aspects in our relations, which is based on a sincere mutual interest of the both sides for further cooperation and development of ties between us.